2 Ağustos 2011 Salı

MEM-ME





Geçen kumsalda uzanmış Umut Sarıkaya'nın 'Benim De Söyleyeceklerim Var' ını okuyorum.Arada sırada gelene geçene bakıyorum.O sırada sudan çıkan bizim sitede oturan birine denk geldim.Adam sudan ağır ağır çıkıyordu dışarıdaki hava sıcaklığına alışma bahanesiyle.Halbuki gözleri,bu yapmacık alışma sürecinde sahildeki bayanları tarıyordu.Bir ara hızını alamadı,gözleri benim göğüslerime kaydı.Ben hemen açımı değiştirdim.O da başka bir kurbana geçti.

Göğüs demişken aklıma geldi.Geçen sene mezuniyet için takım elbise bakıyoruz ailece.En nefret ettiğim şeylerden biri kıyafet denemek.Nerede ne zaman olursa olsun.Hele pantolon alma.Of ki ne of.Ev dışında bir ortamda ayakkabıyı çıkar,oradaki terliği giy.Pantolonunu çıkarıp alınması muhtemel pantolonu giyene kadar geçen süre ne kadar sıkıntılıdır bilir misin?Senin gözükmesini istemediğin belaltınla dışarıda pantolonun olup olmadığını düşünen ebeveynlerin,satın alınıp alınılmayacağını düşünen satıcı kızla aranda her an açılması muhtemel bir perde vardır.İşte o sırada tedirginlikle giyersin o pantolonu alelacele.Ayakkabının arkasına basarsın,tökezlersin.Dışarıdan yoklayıcı sesler gelir.'Tamam,yok bir şey' der geçiştirirsin.Bazen o perdenin dibine çalışan kız(genelde bu cinsiyeti tercih eder işveren) gelir:'Oldu mu Doğukan?' der.Eyvah açıyor amanın,düşünceleri sarar zihnini,kızın adını öğrenmesi apayrı bir utanç yaratır zaten.Neyseki yıllarca hiçbir o çalışan abla o perdeyi açmadı.Ta ki geçen seneye kadar.Açan erkekti bu sefer.Gömlek deniyorum.O da adımı her zamanki gibi öğrenmiş olacak ki 'Oldu mu Doğukan?' dedi.Daha adımın yumuşak ğ'sinden sonraki u'yu telafuz ediyordu ki açıverdi perdeyi.Ben ise can havliyle,hani film-dizilerde bayan duş alırken biri perdeyi açar ve bayan kollarını çaprazlama kavuşturarak göğüslerini kapatır ya,aynısını yaptım.Perde kapandığında n'ye varmıştık.

Aklıma gelmişken söz edeyim.Diyelim sohbet içindeyim bir bayan arkadaş ile.Karşı cins sürekli şu endişeyi taşıyor:'Göğüslerim gözüküyor mu,bakıyor mu?' Sürekli üstündeki kıyafeti çekiştirme halleri vs.Bakmıyorum.Ciddiyim bakmıyorum.Öyle bir açık olduğu zaman karşımdakinin gözlerine odaklanıyorum ki alt kısım odaktan çıksın ve buğulansın.Gözlerimin o sırada yanlış yere baktığının yanılgısından mıdır üstü başı toparlama olayı bu sırada oluyor hep.Bu odaklanma olayı ciddi bir çaba gerektiriyor.Çünkü zihin sürekli görmediği birşeyi gördüğü zaman ona odaklanıyor.'Vay pislik,vay a*aza' demeyin.Hiç ilgisi yok.Hanginiz Sezercik filminde Sezer'in üvey annesinin vücudunu saran havlu yere düştüğünde Ediz Hun gibi kadının yalnızca yüzüne bakabilir ve havluyu insan üstü bir çabayla göz ucu,yüz dışında hiçbir organa temas etmeden geri teslim edebilirdi?

Benim göğüslerimle ilgili anlatabileceğim şeyler yalnızca bunlar.Katy Perry gibi 'Genç kızken göğüslerimi küçültmek için çok çaba harcadım' demeç veremem.Hilal Cebeci gibi sütyenli fotoğrafımı yayınlayıp reklamımı yapamam.Birçok ünlü gibi bikini üstü kaydı(!) numarası da yapamam.Daha pek çok şey.Diyecek pek bir şey de yok zaten,değişime uğramış iki tane ter bezciği için.

                                                     (Yurtta tv. izlerken denk geldik.)


Sıdıka'yı bilirsiniz.LeMan'da Atilla Atalay'ın karakteri.Çoğumuz onu televizyon dizisi uyarlamasıyla tanıyoruz.Nereye getireceğim lafı:o dizide Sıdıka'nın annesini oynayan bayanı(Füsun Demirel) başka dizilerde başkalarının annesi olmasını yakıştıramıyorum.Hakkaten ya.Sıdıka olsa da yesek(izlesek).

 (HaydarPaşa Gar'ında çektim bunu.1 Mayıstı tarih.Tadilattan sonra bile kuşlar,o zorlu zamandaki geçici sığınaklarını bırakamamış anlaşılan)


Gökyüzünde yürüyen kuşlar gördüm.Ne önlerinde bir şey vardı ulaşmaları gereken ne de arkalarında birşey vardı kaçmaları gereken.Gökyüzünde kuşlar gördüm,kendilerine yiyecek atılınca ta aşağılara kadar zıplayan. 
 

       (Ferah ferah bir ölüm.Görüntü,Kocaeli'de ev hasretiyle geçen son günlerde çekildi)



Daha pekçok şeyden söz edecektim.Bisiklet sürerken kakao yağı kokusunu solumak gibi.Ancak yazmayınca bu konu vb. güncelliğini yitirdi.Güncel en net koku iftara doğru sokağı kaplayan pide kokusu.

Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.

Baş baş

8 Temmuz 2011 Cuma

Kafamı toplayınca burayı da toparlayacağım,söz.Yakında...

21 Mayıs 2011 Cumartesi

OLACAĞI BUYDU

Merhaba,yağmuruydu,karıydı derken mayısa geldik.Elimden geldiğince sizlere ulaşmaya çalıştım.Ama bir eksik vardı:İstikrar.Şubat ayında tanıtım benzeri bir çalışmada bulundum belki istikrarı yakalayabilirim diye.Video ile eş zamanlı yayınlanan yazıyı 2 yazı daha takip etti.

Ancak inanın ki düşünceleri doğrudan buraya aktarmak süre alıyor.Törpülemeden bile yayınlamak vakit alıcı.Lafın gidişatından nereye varacağımı az çok tahmin edebiliyorsunuzdur.Neyse ben devam edeyim.Paylaşmak istediğim şeyler yine yok mu?Elbette var.Ama yapacağınız şeyleri belli bir plan çerçevesinde yapmadığınız zaman sıkıntıya düşebiliyorsunuz.İşte ben o noktayım.

Bir yaz bir yazma.Benim de hoşuma gitmiyor.Eğer üniversite bana bir şey öğrettiyse o da 'plan' dır.Öğretmese de yapmam gerektiğini hatırlattı.

Tam anlamıyla yeni bir sayfa açacacığımı düşünüyorum haziranda.İlginiz için teşekkürler.Yazlık kıyafetleri tedirginlikle üstümüzde taşımadığımız  havalarda buluşuncaya dek hoşça kalın...


30 Nisan 2011 Cumartesi

TEREDDÜT

Haftasonu eve döndüğümde anneme sarıldıktan sonra kafese baktım.Kafeste başka biri vardı,başka bir kuş...Benim bunu kavrarkenki boşluğu,annemin 'Başka kuş o,başka Çılgın' demesi doldurdu.Zaten saat 4 e geliyordu.Ben uykulu gözlerle kuşa baktım o da bana.

Demek doğru demişti annem hafta içindeki konuşmada.Bana pazar günü öğlen yaptığımız konuşmada,Çılgın'ın hasta gibi olduğunu,ayağını toparlamakta güçlük çektiğini söylemişti.Yol üzerindeki veterinere girip annemi telefonda yetkili biriyle görüştürdüm.Veteriner,büyük ihtimalle ayağını incitmiş olabileceğini söyledi.Akşam ise annem aradığında elimi yıkamak üzere sabunlamıştım.'Bil bakalım ne oldu?' dedi.Aklımdan geçen tek bir şey vardı.'Tahmin ettiğin şey' diye devam etti annem.'Ne oldu,Çılgın mı öldü?'dedim.'Evet Doğukan,saatlerdir ağlıyorum' dedi.O an boğazımda bir şey düğümlendi.Hani bazı tiyatrocular daha gerçekçi olmak için herhangi bir zamanda ağladıklarında koşarak aynaya gidip yüz ifadelerini gözlemlerler ya.İşte ben o sırada ayna karşısındaydım.Çılgın'ın cansız bedeni geldi gözümün önüne,tüylü ama o dazlak kafası.Ağlamamı duyan annem 'Şaka yaptım,bir şeyi yok,gayet iyi'diye toparlamaya çalıştı.İnandım ve toparlandım.Ama asıl gerçekle yüzleşmem için yaklaşık iki hafta geçmesi gerekti.

Annemin anlattığı anıları,benim Çılgın'la yaptıklarım aklıma geldikçe daha bir kötü oluyorum.Annem 'Ben daha kafası açtığım gibi üstüme atlıyordu,alışverişi poşeti görürse ona dalıp karıştırıyordu,çerez kavanozunun sesini duysun çerez tabağına atlıyordu' benzeri pek çok şey dediğinde birçok damla yanağımda yol alıyordu.

Annem son anlarından söz etti.Sıradan vakitlerde merdivencilik oynardık Çılgın'la.Merdivencilik dediğim,işaret parmağımı sırayla Çılgın'ın gagasına paralel olacak şekilde ayaklarına uzatmaktı.Uzatınca o da iki ayağını sırasıyla uzatıp parmağa çıkardı.
Annem sol ayağını uzatamadığını söyledi.Tezgahın üzerine koyunlunca da sol ayağının üzerinde duramayıp,ayağını yaydırdığını söyledi annem.Sonrasında onu,Çılgın'ın yıkanma havlusuna sarmış.Hafiften gözleri gitmiş bir süre sonra.Annemin 'Çılgın,bunu bana yapma!' sözleri eşliğinde son nefesini vermiş.Annem belki üşümüştür deyip can havliyle kurutma makinesi ile biraz kurutmuş ama Çılgın'ın cansız bedeninin kaskatılığı geçmemiş.

Ben onu hep dışarıda tutmaya çalıştım.Yemekteyken,sofrada,bazen yemek ve çerez  tabağının içinde,kalorifer peteğinin üstünde,aile bireylerinin omuzlarında,annemin ensesinde,hatta banyoda havluluğun demir askısında bile bulundu.Hep özgürdü.Cam kenarına koyduğumda geleni geçeni takip eder,başını yan yatırıp bakardı.Facebook'ta profil fotoğrafıma Çılgın'la olan bir pozu koymuştum.Altına da not düşmüştüm :''Babam,ben ve kardeşimin yokluğunda,annemin yalnız kalmasını önlemek gibi büyük bir sorumluluk alan küçük 'Çılgın' ''

Çılgın,daha fazla o sorumluluğu kaldıramadı sanırım.Kendine iki tane beyaz kanat takıp bir daha geri dönmemek üzere uçtu...
gitti...

Ondan geriye bu video kaldı.
Çılgın ile söyleyeceklerim bu kadar.Son görevimi yerine getirdim sanırım onun için.



(Güzel bir çalışma.Tekirdağ Rakı afişi değil,Sünger Bob için dedim:))


Geçen gün gazetenin magazin ekine baktım.Hülya Avşar'ın 14 yaşındaki kızı Zehra,Boynerlerin oğluyla aşk yaşıyormuş.Oğlan kızın duvarına ' I love Zehra' yazmış.Haberde Hülya Avşar'ın da açıklamasına yer verilmiş.Hülya Avşar,geçen sene kızının genç kızlığa adım attığını ve kızının 'Anne,sevdiğimi söyleyeyim mi,belli edeyim mi?' gibi sorularına 'Elbette kızım' dediğini söylemiş.

Ya daha tüyü bitmemiş çocukların magazin ekine manşet olmasına şaşırıyorum.Bu durum üzerine ben çok farklı senaryolar kurdum.Buraya yazardım ancak şimdilik çizgimi bozmak istemiyorum.Olayı bazı noktalardan ele almakla yetineceğim.Mesela sevgini dile getirmek istedin,Türkçe'nin ..kumu çıktı?!Uuuuuu,ben gencim,yeaaah(evet),ben coolum(havalıyım) tarzında İngilizce yazmış.Peehh!

Oya Baydar ve Melek Ulagay'ın kaleme aldığı Bir Dönem İki Kadın ı okuyorum şu sıra.Orada da geçiyor:Eskiden aşklar,ilişkiler gizli olurdu,bir heyecanı olurdu diye.Bence de öyle .Şimdi ulu orta yaşama merakı var.'Benim sevgilim var,nihahaha!' benzeri göstere göstere bir şeyler yapılıyor.

Günlük hayata göz atalım.Diyelim yolda gidiyorum.Karşıdan bir çift geliyor.Aradaki mesafe azaldıkça oğlan,kızı daha bir sıkı sarıyor.Ya kızı alıp götüreceğimden korkuyor ki saçmalık ya da sahiplenmeye çalışıyor.Sahiplenme olayına diyeceğim,bu evrende kendine ait düşünce ve duygularından başka ne sana ait ki,başka bir varlığa sahip olmaya çalışıyorsun?

Sonra uluorta kız arkadaşı karşısında vakumlu süpürge makinesi işlevi gören erkek bireyler de görmek mümkün.Daha nice örnek var.Durum artık yalnızca gerçek yaşamdada değil,sanalda da mevcut.Facebook'ta duvardan duvara 'Aşkmmmmmmmmmmm(cep telefonunda 6 tuşuna olduğu gibi buradada 'M' tuşuna abanma söz konusu),cnmmmmmmmmmmmm,az kldı,doymdm sana,fasanda fisonda gibi pek çok yazı görüyorum.İlişki durumlarının zırt pırt değişme durumları da var tabi.

Seven insan reklamını yapmaz,sevdiğine özel olarak der diyeceğini.Diyebilirsiniz,eee bu kadar söz vs ne peki?Bence hayranlıktan öteye gitmeyen geçici ilişkiler.

Örnekleyeyim,yaklaşık bir ay önce lise arkadaşlarımdan bir bayan,adı XX olsun.XY(erkek karakter) ile bir ilişki içerisinde diye yazmış Facebook'una.Baktım XX ve XY nin bir fotoğrafı var beraber çekildikleri.Beğenenler,yorum yapanlar sürüyle.Ben aynen şu şekilde bir yorum yaptım:' Bu gün bu ilişki durumunu beğenenler,yarın muhtemel bir ayrılık durumunda yeni hali de beğenecek olmalı bir çelişki olmayacak mıdır?'  XX den hemen yorum geldi:'Doğukan,bu yorum buraya gitmiş mi?' benzeri bir  yorum.Oğlan tarafından(XY'nin arkadaşı olduğunu tahmin ettiğim kişi) hemen destek yorumu geldi bana hitaben:' Gayet de mutlular,görmüyor musun?' XX de'Nokta:)' diyerek elemanı desteklemiş.

Bu olayı samimi bir dostuma anlattım.'XY,XX in etinden sütünden yararlandıktan sonra bırakacak' dedim.Diyebilirsiniz'Ayy!Ne kadar pis bir yakıştırma!' Bu benim fikrim değil.Ben çevremdeki pek çok hemcinsimin düşüncesini söylüyorum.Pek çok kişi resmen vajina budalası.Merak ediyorum.Hatta kız arkadaşıyla cinsel ilişkiye girdiğini bildiğim birkaç kişiye de sormayı planlıyorum.Acaba hangisi bayanın dişilik özellikleri olmasa sevgililik(!) dedikleri ilişkiyi yürütür?Burada eleştirmek istediğim tamamen maddiyatçılık düşüncesi:Aşk,sevgi gibi yüce duyguların amaç olması gerekirken anlık zevkler için araç olarak kullanılması.Tabi bu kullamaya karşıdaki birey de dahil.

Aradan zaman geçti.Geçen gün kızın profiline baktım.İlişki falan,birşey kalmamış.Yorum yaptığım fotoğrafı aradım,bulamadım,silinmiş.Oraya Penguen'in 28 Temmuz 2009 tarihli sayısının kapağında Tayyip'in söylediği sözü yazmak isterdim. 

(Bu logo size de tanıdık geliyor mu?Hani ayakkabı markası...)

Sırada not defterime not aldığım,hikaye türünde bir çalışmam var.



Yağmur yağıyordu.Koşarak dışarıya çıktım.Eldivenlerim ve şapkam elimdeydi.Camdan gözlemeyi akıl edememiş dışarı çıkınca yolumu seçmeyi yeğlemiştim.Hava gayet soğuk ve yağmurluydu.Saçaklardan öbekçe akan yağmur yığınına temas etmemeye çalışarak köşeyi döndüm.Köşedeki börekçi ya o saatte börek kalmadığından ya da tahta sandalyeler ıslanmasın diye içeri çekmişti sandalyeleri.Aklımda bir ritim olurdu yürürken genelde,bu sefer yoktu.Aklımda şu şapkayı bir an önce giyebilmek vardı.Saçımı bozma kaygısı taşıyordum.Araçların(park halindeki) aynalarına bakıp saçımı başımı kontrol ediyordum baş aşağı olarak ama şapka takmak zordu.Çevrede motorsiklet de yoktu ki düz bir şekilde aynasına bakabileyim.
Bana parlak camlı bir apartman gerekliydi.Başımı sağa çevirdiğimde başımın yansımasıyla karşılaştım.İşte aradığım kapı!Birkaç basamak çıkıp kapıya yaklaştım.Eldivenleri bacak arama sıkıştırdım,şapkayı başıma dikkatlice geçirdim.Kukuleta olduğu için kıvrımı bende yeniçeri izlenimi uyandırdı.Geldiğim basamaklardan geri dönerek yoluma devam ettim.Biraz ilerleyince önüme bir kız çıktı.Aynı yönde ilerliyorduk.Sağ elinde şemsiye,sırtında çantası,sol elinde gitarı ve sol kolunun altına sıkıştırmış olduğu avukat/muhasebeci usulü mavi bir klasör vardı.Kız mı küçüktü ben mi iriydim bilemiyorum.İkimizden birini kafamda sabitleyip görecellik kuramadım.Kızı bir ara o kadar küçülmüş gördüm ki sağ kolumun altına sıkıştırıp gideceği yere kadar bırakmayı düşündüm.Hemen savuşturdum bu düşünceyi.
Madem müzikle ritim tutturamıyordum,kızın adımlarına uydurdum kendimi.Sol,sağ,sol,sağ,sol,sağ...Kendimi kaptırdım ve kızı sollayıp önüne geçtim.Yükünü gideceği yere kadar taşımayı teklif etmeyi düşündüm.Döndüm arkamı,gerçekten zorlanıyor mu diye teyit etmek istercesine,evet zorlanıyordu.Hızlıca döndüm önüme yürümeye devam ettim.Tekrar arkamı döndüm.Zorlandığını gördüm yeniden.Yine önüme döndüm.Bu sırada kafamda düşünceler.Teklif etsem terslenme durumu var.Tamam,iyi niyetliyim ancak bunu karşı tarafa aktarma zordu.Ama yükü ağırdı,biri yardım etmeliydi.Karar verdim ve döndüm arkamı son kez.Yoktu.Evet yoktu gitmişti.Büyük ihtimal bir aradan sapmış veya bir apartmana dalmıştı.Bir daha da görmedim kızı.
Sözün özü ,bir düşünceyi zamanında uygulamak gerek.Belki bu basit pek de mühim olmayan bir durum.Ancak daha büyük ve mühim durumlarla ne zaman karşılacağımız belli olmaz.Gerçi bu yukarıdaki satırlara ne açıklaması yapıyorsam artık.Yaşandı,bitti.Geç oldu saat.Yazının buraları tutarsızlıklarla dolu olabilir,özür dilerim.



Birşeyler çiziktirdim ama temiz bir halde düzenlemeye vaktim olmadı.Bir dahaki yazıya artık.
Görüşmek üzere.Baş baş...

1 Mart 2011 Salı

GEÇMİŞTEN NOTLAR

Merhaba,umarım keyifle vakit geçirebileceğiniz bir yazı olmuştur.

Birkaç sene önce denk geldiğim bir durumu sizlerle paylaşıyorum.Önce videoyu izleyin.Değerlendirmem hemen altında:
 
Şimdi reklamda gördüğünüz kızlarımız gördüğünüz üzere Asyalı.Rexona firması ise İngiltere kaynaklı bir deodorant firması.Buraya kadar pek bir şey yok gibi.Bilim Teknik Dergisi'nin Temmuz 2006 sayısında Deniz Candaş'ın kaleme aldığı 'Yaz geldi,terlemeye hazır mıyız?' başlıklı yazısında aynen şu ifade yer alıyor:

'Doğu  Asya ırklarında apokrin ter bezleri sayıca diğer ırklardan daha az.Bu nedenle,Doğu Asyalıların vücut kokuları çok daha hafif.Avrupalılarla ilk kez 17. yüzyılda karşılaşan Japonlar,kokularını çok ağır buldukları ve tereyağına benzettikleri için,ülkelerini ziyaret eden Avrupalılara ''bata-kusai''(tereyağı leşi) adını yakıştırmışlar.'

Ne düşünüyorsun?Sence bu bir intikam reklamı mı?


 Dikkat ettiniz mi?Hiç bir erkek berberinin panosunda 'kel adam' fotoğrafı yok.Hep saçlı,mavi-yeşil gözlü elemanlar.En olmadı Brad Pitt,Tom Cruise gibi ünlülerin fotoğrafları.Bazı bayan berberlerinin camında tesettürlü bayan fotoğrafı yer alıyorsa 'kel adam' fotoğrafının da panolarda yerini almaması için bir sebep yok bence.Haydi erkek berberleri,değişikliğe!

Esra Ceyhan,ben de nasıl bir iz bıraktıysa artık,ne zaman A'dan Z'ye yazısını okusam/duysam aklıma geliyor.


Size aklıma gelmişken 5 Haziran 2009'da Dünya Çevre Günü'nde tüm dünyada sinema,televizyon vb yollarla aynı anda gösterime girmiş bir yapımdan söz etmek istiyorum.'HOME(YUVA)'.2009'un yazında CNBC-E'de yayınlanmıştı.Bu dünyada çevremiz için hâla bir şeyler yapabileceğimizden eşsiz görsellerle söz ediyor.Filmle ilgili bilgi için vikipedi bağlantısı:  http://tr.wikipedia.org/wiki/Yuva_%28film%29

                     O kadar söz ettim.Filmi paylaşmadan olmaz.1 saat 33 dakika süren yapım vaktiniz iyi değerlendirmeniz için bir fırsat: Filmi izlemek için tıklayın

Bandırma'da iken arkeoloji müzesini ziyaret etme imkanı buldum.İlgimi çeken şeyleri fotoğrafladım.Ama sadece birini paylaşacağım.Hem burada paylaşmamın doğru olduğundan emin değilim hem de geri kalanı burada paylaşmak için beni tatmin etmedi.

                                                  (Nasıl kullanılıyor,hiç aklım almadı?)




Sırada paylaşacağım şeyler yine arşivimden.15 Ekim 2010'da Münir Özkul'u Selamlama Etkinliği'ne gitmiştim.Ayrıca Cem Dinlenmiş,Kaan Sezyum ve Serkan Altuniğne'nin imza günü vardı İstanbul'da.Bu vesilelerle İstanbul'daydım.Etkinliklere katıldıktan İstiklâl Caddesi'ni geçip yurda dönmeyi düşünüyordum ki.Ahaa!'Yunanistan Başkonsolosluğu'. 'Hasretim İstanbul' isimli bir sergi vardı konsoloslukta.Girdim içeriye.Dedektör mü her neyse ondan geçtim.Görevli 'Sprey var mı? dedi.Hayda!Ne spreyiydi ki bu?Çıkardım deodorantımı gösterdim.'Bu var' dedim.'Tamam,buyrun.' dedi.Herhalde boya spreylerinden söz ediyordu.Serginin konusu Türkiye'den çeşitli sebeplerle göç etmiş Rumlar.Girişin biraz ilerisinde salon vardı.Salonun çevresi panolarla donatılmıştı.Ortada ise perde kurulmuş.Birinci ağızlardan olayların anlatıldığı bir video vardı.İlgimi çeken kısım ,videodaki konuşmacıların Rum kökenli olmalarına rağmen Türkçe konuşup altyazının Yunanca olmasıydı.11 Fotoğraf çektim orada panodaki yazıları içeren.Ve hepsini yayınlıyorum buyrun.Alt yazısız,yorumsuz.Üzerilerine tıklayın,büyütün,daha iyi görün.Buyrun:












Yaşadığımız toprakların değerini bilmemiz için bir kanıt daha.Ara vapurda karşıya geçerken bazen düşünmüyor değilim 'Gerçekten bu şehirde yaşamayı hak ediyor muyuz?' diye.


Haberiniz olsun 5-13 Mart arası Bursa'da Tüyap Kitap Fuarı var.Etkinlikle ilgili bilgi için: http://www.tuyap.com.tr/webpages/bursakitapfuari/index.php


Bu yazıda bir şeyler çizmedim.Ama size geçtiğimiz günlerde vefat eden karikatür ustası İsmail Gülgeç'den söz edeceğim.Benim kendisi ile tanışmışlığım veya konuşmuşluğum yok.Onunla,Bandırma'da bir kitapevinden çok daha fazlası olan(kırtasiye vs olarak değil ortam ve sohbet açısından) Ozan Sanatevi'nin duvarında ve kitap ayraçlarında karşılaştım.Bazen Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinden takip ediyordum kendisini.Bazense Ozan Sanatevi'nin sahibi Rahmi Ağabey(Rahmi Akdaş) ile sohbetlerimizde onun adı geçiyordu.

(Rahmi Ağabey'in ricası üzerine İsmail Gülgeç'in çizdiği karikatür.Rahmi Ağabey'in facebook sayfasından aldım karikatürü)




Rahmi Ağabey'e rica ettim İ.Gülgeç ile bir anısını anlatmasını.Sağolsun beni kırmadı.Bundan sonra okuyacağınız kısım tamamen Rahmi Ağabey'in yazıp bana gönderdiği metindir.Bir daha ki yazımda görüşmek dileğiyle.Baş baş.



'Cumhuriyet'in sahipleri arasında çıkan ihtilafın ardından,İ.Selçuk,U.Mumcu,H.V.Velidedeoğlu vd."ağır abi"lerin yanısıra birçok yazar ve sanatçıyla birlikte gazeteden ayrılanlar arasında İ.GÜLGEÇ de vardı.Ortak karar,ya hep birlikte döneriz ya da ayrı bir gazete kurarız şeklindeydi.Bu esnada,ayrılanları destekleyen okurun boykotu nedeniyle;H.Cemal,E.Uşaklıgil yönetimindeki Cumhuriyet'in tirajı dibe vurmuş vaziyetteydi.
Ağır hasta olan Hıfzı V.V.'nun tedavi giderlerini karşılayabilmesi için,Milliyet'te yazmaya ikna edildiği sıralarda,hiç de maddi sıkıntıları olmadığı halde,ayrılan arkadaşlarından habersiz olarak;O.Akbal ve A.Sirmen'in de Milliyet'te "köşe kapmasından"sonraki 'ayrılanlar toplantısında'A.S.'e .'utanmaz ......,burada bebeğine süt alamayan arkadaşlar sözlerine sadık kalıp iş aramazken,bunu nasıl yaparsın! diye ortak hissiyatı okkalı küfür eşliğinde dillendiren İ.GÜLGEÇ'in üzerine yürümeye kalkan A.S.'i herkes "altı okka"yapıvermişti.Bu davranışı,sevgili GÜLGEÇ'in şövalye ruhunu yansıtan pek çok örnekten yalnızca biriydi şüphesiz.
O,hiçbir haksızlığa "gülüp geçmez"di.Hatırası yolumuzu aydınlatsın,hayatı hepimize örnek olsun.'




13 Şubat 2011 Pazar

SAKİN OL


Geçenlerde kırmızı ışıkta bekliyorum.Bir baktım yolun karşısında çingene çocukları.Buraya kadar bir şey yok.Gözüm bir tanesinin elinde tuttuğu şeye çarptı.O da nesi?’Top’tu.

Yanıt basit bir şey gibi gelebilir ama değil bana göre.Çünkü ben küçükken çingene çocuklarının hiç mi hiç topu olmazdı.Zaten pek dışarıda oynayan bir çocuk değildim.Kırk yılın başı giderdim top sahasına.Başlarda çok güzel olurdu.Topu istediğim gibi atardım,sektirirdim(2-3’ü geçmezdi),vururdum.Sonra bir tanesi gelirdi.’Birader,topu atsana’ derdi.Genel hitapları birader veya kardeş şeklindeydi.Neyse ben hiç kulak asmazdım.Aynen oynamaya devam.Ama çingene çocuğu ısrarcıdır,illa oynayacaktır benim o gözümden sakındığım,o ellediğinde pislenmiştir diye eve gidince defalarca yıkadığım topumla.
‘Atsana lan,dörtgöz!’Sınıftaki çocukların dediği yetmezmiş gibi bir de bu çocuklar ‘dörtgöz’ derdi,tam olurdu.

Neyse topu istemeye istemeye oflaya puflaya bunlara verirdim ben.’Şşşşt,artistlik yapma!’ tepkisini de yerdim bunun üstüne.Beklerdim oynamaları bitsin diye.Ama bitmezdi.Başka çingene çocuklarını toplarlar,hepsi benim topumla oynarlardı.Bencil olma paylaş,derdi annem.Paylaşmıştım,al işte!Artık topun imanı gevrerdi,bırakırlardı veya benim canıma tak ederdi.O yaşımda canıma tak etmesi büyük cesaretti.Verin topu gideceğim,derdim.Önce vermezler,tınlamazlardı.En sonunda ‘Al bakalım!’ diye topu dikerlerdi.Sonra topu ara.
İşte bunlar geçti aklımdan o topu görünce.Sevindim onlara ve onların dışındaki diğer çocuklara.Artık kimse kimseyi rahatsız etmeden top oynuyordu demek.Tabi eğer o topu, işi ilerletip herhangi bir çocuktan aşırmadılarsa.Bu arada yeşil yandı,karşıya geçme vakti…


                                             (İnsanlar için de sarı ışık olamaz mı?)
Toplum içinde yalanamayan meyveli yoğurdun jelatininde kalan yoğurt parçası…Acaba yalanmadan doğrudan çöpe atılıp israf edileceği için üzülüyor mudur?

Kafam dalgındı köşesine dönüş:Bu sefer annemin kafası dalgın olacak ki takvime bakıp ‘Bu sene doğum günüm ayın 10’una denk geliyormuş’ dediJ

Ke$ha,Alman asıllı A.B.D. vatandaşıymış.Ben Almanya’yı sadece ithalat yapıyor sanıyordum.Demek ki hem ithalat hem de ihracat yapıyormuş.

Fotoğraflarda düşünür gibi poz verenler acaba o sırada ne düşünüyor veya bir şey düşünüyor mu?


Geçen senelerde bulduğum(aklıma gelen) bir grafik.Bayanlarda yaş grafi:
Düşünmeyle ilgili bir sözüm vardı.Belki denk gelmişsinizdir.Semiramis Tanin yayınlamıştı:Söyle bakalım Descartes.Onu düşünüyorum.O mu var yoksa ben mi varım?

Dinleyenler vardır aramızda.Ben yeni dinlemeye başladım ve albümünü henüz aldım:Birsen Tezer.Albümde ‘Çalsana’ ve ‘Balıkesir’ parçaları çok hoşuma gitti.Üst üste defalarca dinledim.Bu mühim ses sanatçısının şarkısına Dilara Sezgin’in müzik karışımlarını,çalışmalarını yayınladığı http://lirikolaj.blogspot.com/’ da denk geldim.Lirikolaj’da hoşunuza gidecek müziklerle karşılaşacağınızı umuyorum.


1 Şubat 2011 Salı günü Zeki Kayahan Coşkun'un sunduğu Alem Fm'de yayınlanan Matrax adlı programa katıldım.Evin alt kısmındaki kokoreççiyi aşağıda şekile girip yabancı turist numarasıyla şakaladık.Radyo yayının kaydı merak edenler için:1 saat 59 dakika 14 saniye olunca ben dahil oluyorum yayına ta ki 2 saat 40 dakika 36 saniye oluncaya kadar.
http://www.radyoskop.net/index.php?option=com_content&task=view&id=6624&Itemid=27

(Çin'den gelmiş Alman turist oldum,güya:))

Değinmeyeyim diyorum ama elde değil.Defne Joy’u diyorum.Allah rahmet eylesin.Yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diyorum.

Vefat ettiği gün ve takip eden günlerde o manşetler neydi öyle?’YOK BÖYLE ÖLÜM’ vs.Akılları sıra yarışmaya gönderme yapacaklar.Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim.

Onu geçelim,hele Seda Sayan.Ya yeter artık ya!Hiç mi düşünmüyorsun ,bu insanın yakınları izliyordur,yaralarını deşiyorumdur,üzüntülerine üzüntü katıyorumdur diye?Bir haftadan beri fonda Candan Erçetin’den Yalan ,Ferda Anıl Yarkın’dan ‘Sonuna Kadar’,Tarkan ‘Unutmamalı …’ şarkılarıyla merhumenin yok son görüntüleri,yok mezar başına beyi gitmiş, şimdi sadece Seda Sayan’daymış!Sen ‘Anacım,bacım’ de,şarkını söyle stüdyodaki teyzeleri eğlendir,alkışlattır sonra da Defne ile ilgili haberler.Bir vefatın üzerinden bu kadar prim sağlama amacı.

Yakışmadı Seda Abla.Ne dedin?Ahmet Maranki hangi sebze/meyve yaşlanmaya engel olur,onu mu açıklayacak?Al işte!Ben ne diyorum,sen ne diyorsun.Senin yayın anlayışına da yıllardan beri hangi besinin neye iyi geldiğini anlamayan yurdum insanına da ‘ühhhh’ diyorum.

Sırada çiziktirdiğim bir şey yine.Anlamadığım bilgisayarda düz gözüküyor,burada yamuk.


Sevgililer gününe değineceğim biraz.Bu tür haberlerin gündemi meşgul ettiği günler.Çeşitli sitelerde,forumlarda denk geliyorum.Deniyor ki ‘ Yok para tuzağı,kapitalistlik’ veya ‘Sevginin günü mü olurmuş’.Para tuzağı konusuna gelince illâ hediye satın alınması gerektiğini düşünmüyorum.Kendi fikrin,emeğinle bir şeyler üretip hediye etmek daha hoş değil midir sevdiceğine?

Sevginin günü mü olur konusuna gelince bence de olmaz.Zaten bu günün temeline bakınca Valentine’s Day diye geçer.

Doğrudan alıntı yapmanın hoş olmayacağını düşündüm.O yüzden adres göstereceğim.Eğer sevgililer gününün tarihi hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz Ntv Tarih’in Şubat 2009 Sayısı Sf.29 ‘a göz atabilirsiniz.


Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası okuduktan ve Muhteşem Yüzyılı izledikten padişahlarla ilgili bir şey geldi aklıma.Bu adamların çocukluğu nasıldı acaba?Arkadaşları var mıydı?Oyun arkadaşları…Varsa bile diğer oyun arkadaşları ‘Aman kelle gider’ telaşıyla padişahın kazanması için yeniliyorlar mıydı acaba?Hiç sobelenmeyen,kalesi basılmayan,hiç ebe olmayan bir padişah…İlginç.Daha önce değinilmemişse tarih bölümündeki öğrenciler için tez niteliğinde bence.


Facebook sayfası açtım bu arada.Buyrun:Ama yazının alt kısımlarını atlamayın linke tıklayınca;) Bitirin öyle ilgili işleminizi yaparsınız;) http://www.facebook.com/pages/Dogukanin-Mekani/150740354982098?sk=page_getting_started#!/pages/Dogukanin-Mekani/150740354982098?sk=wall&filter=2


Bu yazımın sonuna gelirken bir video ile veda ediyorum size.Videoda bazı kesintiler var.Affınıza sığınıyorum.Bir daha ki yazımda görüşmek üzere,
Baş baş!

30 Ocak 2011 Pazar

İSTİKRARIN BAŞLANGICI OLSUN BU YAZI


 Merhaba,yeni fikirlerle buradayım.Yaklaşık iki aydır dişe dokunur bir şey yayınlamıyordum.Araya yaşam koşuşturmacası girince ara vermek zorunda kaldım.Tabi bu sırada boş durmadım.Gözlemler,araştırmalar yaptım.Tek tek açıklamak yorar ve sıkar.Yayınlayacağım başlıklarda zaten karşılaşacaksınız.

Hazırladığım tanıtım videosunda yer alan,katkıda bulunan benden güvenlerini esirgemeyen tüm arkadaşlarıma teşekkürler.Videoda yer almayanlardan özür dilerim.Sınırlı kişi vardı ve ayaküstü görüp de söyleyebildiklerim yer aldı genelde.Daha geniş çaplı şeyler olur umarım ileride.



İlk yazdığımda yakınımdaki insanlara okutma,dinletme imkanı bulmuştum.Buradan sunmamın hoş olacağını düşündüm.Tekrar okuyacaklara ise bir hatırlama fırsatı;)

Kumsalda ne olmuştu?BKZ:23 AĞUSTOS, Kopyala Yapıştır başlıklı yazım.
Minik bir hatırlatma…Kumsal kendini terk edenler için rüzgardan yardım istemiş.Rüzgar da onu kırmayarak esmiş ve kum taneciklerini birbirine katarak birkaç gün öncesine kadar keyifle misafir ettiği ayak izlerini yok ettirmiş.Sadece benim ayak izlerim var şu anda.

Ve olayların geçtiği zamana gidiyoruz...

Kaç gün olmuştu?Kaç hafta?Takvimler ekimi mi gösteriyordu?Üzerimde artık o hareketlilik yoktu.Bıraktılar galiba beni.Göçmen kuşları yol almaya hazırlanırken görünce,artık hazirana kadar dönmeyeceklerine kadar kanaat getirdim.

Hani nerede o üzerimi minik,meraklı,deniz suylu elleriyle kurcalayan çocuklar?Nerede onlara dikkat etmeleri için sürekli uyaran ebeveynleri?Nerede mısırcı,kağıt helvacı,falcı,simitçi?Tabii ya,satacak kimse kalmayınca onlar da gitmişti.Ne güzeldi o günler.Daha sabahın köründe yaşlı insanların üzerimdeki kum taneciklerine basarak denizi tadarlardı.

Öğlen sıcağı oldu mu,üstümde sıçrayan ayakları hissederdim.Niye mi sıçrarlardı?Çünkü güneş iliklerime kadar işlerdi.Aslında niyeti kötü değildi.Sadece ona güvenerek soluğu dışarıda alan insanlara 'Merhaba!' demek istemişti.

Artık o da ısıtamıyor beni.Hem ısıtsa ne olur ki?Üzerimde eğlenen,mutlu olan insanlar olmadıktan sonra.Deniz bile umutsuzca okşuyor bedenimi.Birbirimizi teselli edecek halimiz bile yoktu,terkedilmiştik.

Ara sıra minik ziyaretçilerim olmuyor değil:Birkaç kedi ve köpek.Yazık,onlar da bir parça yemek bulurum diye üstümü arıyorlar.Sanırım onlar da farkındaydı terkedildiklerinin.Ama bence kedilere koymaz bu durum.Çünkü onlar hala evcilleştirilememişlerdir.Bir köpeği istediğin gibi eğitebilirsin ama kedi başına buyruktur ve hayata karşı bir duruşu vardır.

Geçenlerde birkaç kuşun aralarındaki konuşmayı kulak misafiri oldum.Sıcak ülkelere gideceklerinden söz ediyorlardı.Bir an onlara imrendim.Ne güzel kanatları vardı.Uçabiliyorlardı.Özgürlerdi.Ya ben?

Buruk bir gülümse kapladı yüzümü.Ben gidebilir miyimdim,uçabilir miydim?Gidebilir miydim sıcak ülkelere?Gidip 'Ey insanlar,ben geldim!'diyebilir miydim?

Hayır...İki kanat gerekti bana.Keşke biri gelse de üzerime iki kanat çizse.O zaman uçabilirdim!

Kimi kandırıyorum ki?Uçmak senin neyine?Sen kimsin ki?Otur oturduğun yerde.Zaten değer verseler beni de götürürlerdi.Bir şeyler yapmalıydım.Ben gidemiyordum.Ama onlar gidebiliyordu.Benim tek hareketim birkaç kum taneciğimin rüzgarla uçuşması. O da rüzgar eserse...

Bir sabah seslerine uyandım.Son hazırlıklarını yapıyorlardı.Şimdi tam zamanıydı.Seslendim onlara doğru'Hey!'dedim.Sesin nereden geldiğini anlayamadılar.Belki de farkında bile değildiler orada olduğumun.Neden sonra bir tanesi yanıt verdi:'Ne var,ne oldu?'

Burada kestim.Devamı yazılı olarak yok.Yazar mıyım onu da bilmiyorum.Ama yazarsam sizden sakınmam.

Aklıma gelen,geçmişten aklımı kurcalayan bir durumu sizlerle paylaşıyorum.Aylardan temmuz arkadaşlarımla beraber sahil kenarında laflıyorduk.Bir kaç köpek de vardı çevrede.Köpeklerden biri, hızlıca hareket eden hamamböceği gördü.Korktu ve silkinerek birkaç adım adım geri kaçıldı.Ben de 'Ühhhh!Böcekten korkuyorsun,utan!' dedim.Oradan geçen bir genç kız da bana 'Köpekle konuşuyorsun,kendinden utan!' dedi.Bir şey demedim.Diyebileceğim şeyler kafamdan geçti.Hazır cevap olmadığıma şahit olduğum anlardan biriydi.O durumda ne diyebilirdim bilmiyorum.Yorum sizin...

Geçen hafta Dilara ile İstanbul'da Erler Film ve belediye işbirliği ile açılan Sinema ve Tiyatro Müzesi'ne gittik.Fotoğraf vs herhangi bir görüntü alımına müsaade etmediler maalesef.Ama gayet hoş vakit geçirdiğimi söylemeliyim.
1949 yılına ait bir reklam ilanı dikkatimi çekti,aynen şöyle yazıyordu:'Kukla seven sayın müşterilerim,sünnet düğünleri ve baloların birinci eğlencesi olan KUKLA yavruları ve büyükleri kahkaha ile güldürür hayrette bırakır.Emirlerinizi [5] gün evvel saygı ile rica ederim.Kukla Sanatkarı Ali Vural-Mahdumu Eşref. Fiatı 1Kr'

O eski filmlerin afişleri,1930 yapımı film makineleri,aklınıza gelebilecek bütün film artistleri ile karşılaşabilirsiniz.O insanların fotoğrafları ile de karşılaşmak mümkün.Şunu söyleyebilirim ki o fotoğraflara bakınca o insanların gerçekten dost olduklarını görebiliyorsunuz.Günümüzdeki gibi sahte gülüşlerden,günübirlik dostluk yanılsamalarından arınmış insan yüzleri ile karşılaştım o fotoğraflarda.4 katlı müzede zemin katta balmumu heykelleri var ünlülerin.Hepsini söylemeyeceğim ama Hafize Ana(Adile Naşit)yı elinde zili ile görmeniz mümkün.Tatilde vaktiniz varsa kaçırmayın derim.İstiklal'de müze.

İstiklal Caddesi'nde ilerlerken bir kalabalıkla karşılaştık.Bir grup oturmuş,ellerinde yazılı fotoğraflar tutuyorlardı.Diğer grup ise sonradan biz de onlara katıldık ki izleyici kesimdi.Gözaltına alınıp sonrasında kaybolan yakınları için toplanmış insanlar oradaydılar.3 kişinin konuşmasını dinledik.Bir bayanın konuşması sırasında sarf ettiği cümle benim aklıma kazındı:'Sizin hiçbir yakınınızın,akrabanızın,dostunuzun evden çıktıktan sonra hiç dönmediği oldu mu?'.Dilara o anları yakaladı:

                       (Hiç bitmemiş sanki umutları.Hâla bulabileceklerine inanıyorlar.)

          (Belki hiçbir yakını kaybolmamıştı.Ama o,bir insanın kaybolmasının endişesi içindeydi.)

Tatildeyken daha fazla televizyon izleme olanağı buldum.Hani her ulusal kanalın nasıl haber programı var ise Dest-i İzdivaç programları da o kıvama ulaşmış.Evlenecek ne kadar çok insanımız varmış.Şimdiye kadar çoktan toplum ahlakını bozuyor ve benzeri bahanelerle kaldırılmış olması gerekirdi bu programların.Ancak tahminime göre 'EN AZ ÜÇ ÇOCUK' teorisini desteklediği için hala önümüzde bu programlar.Ki sayıları da her geçen gün artıyor.Yakında programdan programa kız verme alma olayları olursa hiç şaşırmam.

Greenpeace'in Seninki Kaç Santim kampanyasını duymuşsunuzdur.Ben de bu konuyla ilgili bir şey çizdim.Greenpeace'e de gönderdim.Bakalım değerlendirmeleri nasıl olacak?
(Bilgisayarda düz burada yan gözüküyor.Anlamadım.Kafayı sola doğru 90 derece çevirseniz sevinirim.Yakında düzeltirim umarım.)

Sina Bayram ile bir konuşmam da türettiğim söz grubunu sizlerle paylaşmak istedim:Ayran içtik ayrı düştük,gazoz içtik yatağa düştük.

Pardus 2011 çıktı!Diyebilirsin Pardus ne diye?Pardus ücretsiz,güvenilir,hızlı bir işletim sistemidir.
Pardus'u şuradan ücretsiz bir şekilde indirebileceğin gibi http://www.ozgurlukicin.com/indir/, şuradan da http://www.ozgurlukicin.com/dvdgonder/ sadece kargo ücreti 2,71 Tl yi ödeyerek evine getirtebilirsin.Ben getirttim bile;)


Yazının sonuna gelirken aklımdaki eski bir ezgiyi paylaşayım:
http://www.youtube.com/watch?v=DcC2NHzPfqk
Bir dahaki yazımda görüşmek üzere...

Baş baş